Ülkeler

ENDONEZYA BİRİNCİ BÖLÜM: JAVA ADASI

Yazar: Tarih: 26 Şubat 2017

Endonezya’ya gitmeden önce, bu ülke ile ilgili ne beklemem gerektiğini hiç bilmiyordum. Yalnızca, çoğunluğunun Müslüman olduğundan, Bali ve meşhur Gili adalarının bu ülkede olduğundan haberim vardı. Bunun dışında Endonezya benim için başlı başına bir gizemdi ama Java ve Bali’de geçirdiğim iki ayın sonunda Asya’da kendimi evimde hissettiğim en özel ülkelerden biri oldu.

Endonezya’ya giderken, ramazan ayına denk geldiğimizi fark etmeden gitmiştim. Türkiye’den başka bir ülkede Ramazan geçirmek, onların örf ve adetlerine tanıklık etmek benim için apayrı bir deneyimdi.

Jakarta’da kalmak için Couchsurfing kullanmaya karar vermiştim ve ev sahibim Dedy beni hava alanından alabileceğini söylediğinde, pek tabii çok sevindim. Dedy’nin daha önce iki kez Türkiye’de bulunduğunu biliyordum ama ülkeyi benden daha fazla gezdiğini öğrendiğimde hem utandım, hem şaşırdım. Kendisi beni karşılamaya Fenerbahçe üniformasıyla gelmişti. Jakarta’da beni hem gezdirdi hem de bu kalabalık ve trafiği pek meşhur metropolde yolumu izimi bulmama yardımcı oldu.

Evsahibim Dedy, beni karşılamaya Fenerbahçe üniforması ve flamasıyla geldi.

Java adasında yer alan Başkent Jakarta, 10 milyonluk nüfusuyla Endonezya’nın en kalabalık şehri. Burada yapacak pek fazla bir şey olmadığından, genellikle gezginler burayı başka yerlere gidebilmek için bağlantı noktası olarak kullanıyor.

PANGANDARAN

Dedy’nin tavsiyesi üzerine Jakarta’dan Pangandaran’a karar verdim. Dedy de Java’nın ortalarına gideceği için beni yakınlarına kadar bırakmayı teklif etti. Sonrası 5 saatlik yolu trafikte 12 saatte almak olarak gezgin tarihime geçen bir maceraya dönüştü.

Pangandaran’da Yeşil Kanyon ve Yeşil Vadi adında iki muazzam yer var. Üstelik kanyonda, kendinizi akıntıya bırakarak, body-rafting yapabiliyorsunuz.

Kanyondaki ağaçlar, bitkiler ve nehrin üzerine inmiş sis bana tarih öncesi bir çağa yolculuk yapmışım hissini vermişti, daha sonra Java adasında ilerledikçe, zengin bitki örtüsü, üzerinden duman tüten aktif volkanları ve el değmemiş ormanlarıyla bu duyguyu sıklıkla hissettim. Sanki zaman makinasına binmiş ve milyonlarca yıl geriye gitmiştim de, köşeden bir T-rex çıkıp üzerime atlayacak gibiydi.

 

Tabii Java’ya gelirken aklımda meşhur çizgi roman karakteri “imkansızlıklar dedektifi” Martin Mystere’ın sağ kolunun Java adındaki bir neandertal olması ve  maymundan insana geçişte, evrimin en önemli halkalarından biri sayılan homo erectus erectus’un Java adasında bulunmuş olması da belki bu tarih öncesi hissimi tetiklemiştir. Onu da az sonra anlatacağım.

Yalnız ben Endonezya’ya giderken, ramazan ayına denk geldiğimizi fark etmeden gitmiştim. Türkiye’den başka bir ülkede Ramazan geçirmek, onların örf ve adetlerine tanıklık etmek benim için apayrı bir deneyim oldu.

Örneğin, Ramazan’ın ilk üç günü boyunca sabah 5’e kadar Camilerden kuran okunması, civardaki 4 ayrı camiden, 4 ayrı hutbenin sabaha kadar birbirine karışması beni çok şaşırttı.

Pangandaran’daki odamın şahane manzarası

Meğer buranın da adeti buymuş, Bazı hatiplerin ve ezan okuyanların çocuk olduklarını fark ettiğimde de şaşkınlığım iki kat arttı. Meğer pratik yapsınlar diye, dini okullardaki öğrencilere de camilerde görevler veriliyormuş, İlk gece, sabaha kadar “Allah Allah, bu nedir yahu” diye diye dönüp durdum. Sabah kahvaltısında, hostelin sahibesine “Ya sabaha kadar camilerden bir şeyler okuyup durdular, neler oluyor?” diye sorduğumda, “E.. Ramazan ya…” cevabını alınca, “Ama bizde hiç böyle bi şey yok ki…” dedim. Benim cevabıma da o şaşırdı. İslamiyetin farklı ülkelerdeki, farklı pratiklerini de görmüş oldum böylece.

Yeşil Vadi

 

YOGYAKARTA

Dünyanın en ünlü ve en büyük Budist tapınaklarından biri olan Borobodur tapınağının yer aldığı bu kent, pazarlarıyla, restoranlarıyla, müzeleriyle Java adasında en sevdiğim yerlerden biri oldu.

Borobodur Tapınağı’nın meşhur stupaları

Borobodur’dan başka bir detay

Borobodur’un dışında yine 9.yy’da inşa edilmiş Hindu tapınağı Prambanan’ı da görebileceğiniz Yogyakarta, zengin tarihinden çok daha fazlasını sunuyor aslında.

Prambanan Tapınağı

Şehre 3 saat uzaklıktaki Dieng Platosu’nda yer alan Telega Warna, yani 7 renkli göl, insana “Allahım ne şanslıyım ki doğdum ve buraları görebildim…”dedirten nefes kesici bir yer.

7 renkli göl Telega Warna

Sikidang Yanardağı

Yogyakarta’da 2 gün kalmaya niyetliyken, kaldığım guesthouse’un sahibesi Eni ile ve guesthouse’un yakınlarına kurulan iftar pazarıyla ve bir türlü vedalaşamıyorum ve 5 gece kalıyorum ve her gün ne yapacağımı şaşırıyorum.

Yogyakarta Sarayı’nda

Yogyakarta iftar pazarında stand açan anne-kız.

Pazarın ucuz ve leziz yemekleri

 

5. Günün sonunda artık ben yavaştan kaçayım deyip, soluğu Solo’da alıyorum. (Kelime oyunu niyetiyle yazmadım ama artık olan oldu bir kere, idare edin.)

Solo’ya gitmemin tek nedeni, daha önce de dediğim gibi Sangiran İlk İnsan Ören Yeri’ni ziyaret etmek.

Müze’ye bir Go Jek motor kiralayarak ulaşabileceğim en uygun fiyata gittim. Go Jek, cep telefonu aplikasyonuyla çağırabileceğiniz motorsikletli şoförlerden oluşan bir uygulama ve sizi almaya geldiklerinde, yanlarında yedek kaskı ve tozdan etkilenmemeniz için bir maske getiriyorlar. Asya’da gördüğüm en pratik uygulamalardan biriydi. Hem trafiğe takılmadan gideceğiniz yere hızlıca varıyorsunuz hem de taksi tutmanın neredeyse 1/3 fiyatını ödüyorsunuz.

 

SANGİRAN İLK İNSAN MÜZESİ

Neyse efendim, ben tabii ki bir inek olarak Sangiran müzesini es geçemezdim ama gittiğim zaman ilginin ne kadar az olduğunu fark edip biraz hayal kırıklığına uğradım. Müze görevlileri önce beni arkeoloji öğrencisi zannetti (Burada, bu yaşımda hala öğrenci sanıldığıma da şımarıkça dikkat çekmek isterim.) Sonra sadece Turist olduğumu öğrendiklerinde ise pek sevindiler, çay bile ikram ettiler. Gerçek kafatasının üzerine rekonstrüksiyon yöntemiyle oluşturulmuş, Java adamı heykeli beni benden aldı. Gerçi Martin Mystere’ın Javası iri yarı, dağ gibi bir adamdı ama buradaki Java adamının boyu 160 cm anca vardı. Tabii koca müzeyi, “Atamızdan yadigar, bizde ata barı var” türküsünü mırıldanarak dolaşmam işi biraz sulandırmış olabilir ama galiba insan epey uzak atalarının karşısında ne yapar, onu bilemedim. Türkü de dilime takıldı, bir türlü bırakamadım.

Atalarımızdan meşhur Java adamı

Sangiran’ı gördükten sora Solo’yu büyük bir hızla terk ediyorum çünkü aklımda Bromo ve İjen yanardağları var. Beni Malang şehrine götürecek trene bindiğimde, kafamda birkaç gün boyunca şehri görmek sonra da bu iki yanardağa birlikte tur düzenleyen şirketlerden en uygun fiyatlısını aramak var ama, trenden iner inmez istasyonu sel bastığını görmemle, harekete geçmeden önce yağmurun dinmesini beklemeye karar veriyorum. Benim gibi istasyonda mahsur kalmış, Hollandalı bir çocuk ve İsviçreli bir çiftle tanışıyorum. Hollandalı çocuk, Bromo ve İjen yapacaksınız beraber yapalım, kalabalık olunca fiyat ucuzluyor diyor.

“Ne zaman gitmeyi düşünüyorsun?” diye sorduğumda, “Bu gece…” deyince benim gözüm biraz korkuyor. 8-9 saatlik bir tren yolculuğundan indik, bi gece dinlenseydik bari diye teklif edecek oluyorum, yaşı benden hayli büyük olan İsviçreli çiftin “Ya ne olacak, yaparız, bi şey olmaz… “ laflarıya gaza gelip kabul ediyorum.

Yağmur diner dinmez, bir tur şirketine gidiyoruz ve o gece 12’de başlayacak olan 3 günlük Bromo- İjen turu için anlaşıyoruz.

BROMO ve IJEN MACERASI

Tamamen küllerden oluşan bir vadide yürümeye çalıştığınızı hayal edin. Bir de etrafınızın tozu dumana katan atlılarla çevrili olduğunun… İşte Bromo böylesine epik bir yer,

Gecenin kör vakti, Bromo Yanardağı’da gündoğumunu izlemek için yola koyuluyoruz. Yoğun sis, güzel bir manzara görmemize engel oluyor ama artık uykuyu bu macera için değiş tokuş etmişiz bir kere, geri dönüşü yok. Gün doğduktan sonra, sis açılıyor ve olanca haşmetiyle Bromo karşımıza çıkıveriyor. Bromo’yu uzaktan gördükten sonra, bu kez kratere çıkmak için yola koyuluyoruz.

Güneş doğduktan sonra Bromo’nun uzaktan manzarası

Bromo yollarında

Küllerin arasında atlılar

Bromo’nun uzun ve meşakkatli yolu

Tamamen küllerden oluşan bir vadide yürümeye çalıştığınızı hayal edin. Bir de etrafınızın tozu dumana katan atlılarla çevrili olduğunun… İşte Bromo böylesine epik bir yer. Atlılar, yürümeye üşenen ya da sağlık sorunu nedeniyle bu küllerden oluşan tepeleri tırmanamayanlar için orada. 40 TL’ye kendinizi bir atın terkisinde, yukarı çıkarken bulabilirsiniz. Biz yürümeyi tercih ettik ve yanardağın eteklerine vardığımızda, kratere kadar 250 – 300  basamaklı bir merdiveni çıktık ve dumanı tüten kraterden aşağı baktık. Aklımda Nietzche’nin “Boşluğa yeteri kadar uzun bakarsan, boşluk da sana bakar…” sözü, öylece kalakaldım kraterin ağzında. Aşağı inmek istemedim, dünyanın merkezine açılan bir tünelin başında gibiydim ve bu duyguyu çok sevdim.

Ve Bromo!

Birkaç saatlik bir yolculuktan sonra, geceyi geçireceğimiz otelimize vardık. Gerçi gece 12’de yine yola çıkacağımız için pek geceyi geçirmek denemezdi ama elektronik aletlerimizi ve kendimizi şarj etme olanağı bulduk en azından.

Kawah Ijen Yanardağı, hala aktif olan bir sülfür madenine ev sahipliği yapıyor ve geceleri bu sülfür gazı yanarak, mavi ateş denen fenomeni ortaya çıkarıyor. Ijen’e ulaşabilmek için yaklaşım 60 derece eğimle 3 kilometre boyunca tırmanmanız gerekiyor. Gece 3’te başlayan tırmanış, sabaha karşı 5:30 sularında, gün doğumuna yakın sona eriyor. İtiraf etmeliyim ki hayatımın en zorlu yürüyüşlerinden biriydi. İki günlük uykusuzluk üzerine, nefes nefese, ite kaka, düşe kalka tırmandım kraterin ağzına. Tam “Bitti be!” diye sevinirken bir de kraterin ağzına inmek için 750 metrelik kayalardan oluşan bir merdiveni inmem gerektiğini görüp, ağlama noktasına geldim.

Yalnız sülfür madeni işçilerini sırtlarında 80 kiloluk sülfür kayalarıyla bir aşağı bir yukarı inip çıkarken görünce kendimden utandım. Yaradana sığınıp taşlardan seke seke indim ve mavi ateşe yaklaşabildiğim kadar yaklaştım. Rehberim, gün doğumu için yukarı çıkmamız gerektiğini söylediğinde ise isyan bayrağımı açtım. “Valla gün doğmuş, batmış hiç umrumda değil ben burada krater gölünün kenarında oturacağım.” Diye tutturdum. O yemyeşil göl meğerse asit gölüymüş. Güneş yükselip de sülfür kayaçlarının fosforlu sarı rengini ortaya çıkarınca, ne kadar muhteşem bir yerde durmakta olduğumuzu anladım. Etrafıma aval aval bakarken, sanki Star Wars filminin gezegenlerinden birindeymişim gibi hissettim.

Mavi Ateş

Sonraki tırmanış pek acılıydı ama ben kesinlikle değdiğini hissettim. Daha sonra tur şirketi anlaştığımız üzere bizi Bali’ye giden feribotların terminaline bıraktı ve Java Adası’ndan ayrılmam birlikte, Endonezya’nın aksiyon ayağı bitip, yan gelip yatış ayağı başladı.

 

Etiketler

Yorum Yap